türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

VARLIK FONU NEDİR?

Ülkemizdeki mega projelere finansman sağlaması amacıyla Ağustos 2016'da kurulan Türkiye Varlık Fonu, Milli Piyango ve At Yarışlarının bu fona devredilmesiyle geçtiğimiz günlerde gündem olmuştu. Dün Ziraat Bankası, BOTAŞ, TPAO, PTT, Borsa İstanbul AŞ, Türksat Uydu iletişim Kablo TV ve İşletme Anonim Şirketi, Eti Maden ve Çaykur gibi, bugün de Türk Hava Yolları ve Halkbank gibi dev kuruluşların kamu hisselerinin devriyle Türkiye Varlık Fonu (TVF) bir kez daha gündemimize oturdu. 


 Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketi'nin yapısına ve işleyişine ilişkin esasları belirleyen Bakanlar Kurulu kararı, 26 Ağustos 2016'da Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Dünya'daki pek çok gelişmiş ülkede uygulanan Ulusal Varlık Fonlarına genel bir bakış ile bakarsak;



Ulusal varlık fonları nedir?


Ulusal Varlık Fonları, çeşitli finansal varlıklara yatırım yaparak gelirini artırmayı hedefleyen, devletin sahipliği ve yönetimi altında çalışan fonlardır. Bu fonun geliri çoğu zaman bütçe fazlalarından kaynaklanır. Bir ülke eğer bütçe fazlası veriyorsa bu fazlayı 4 şekilde kullanabilir: Harcamalarını artırır. Mevcut vergi yükünü düşürür. Borçlarını erken ödemeye tabi tutabilir. Bir varlık fonu kurarak bütçe fazlalarını buraya aktarır ve bu fonla ulusal yahut yabancı bazı finansal varlıkları satın alıp gelirlerini artırmaya çalışarak gelecek kuşaklara refahı alıntılama yoluna gidebilir. Bu tür fon yönetimlerinde temel hareket noktası varlıkları risk ve getiri dengesini gözeterek kazanç amaçlı kullanmaktır. Bu işlemleri, bütçe kısıtlamaları ve parlamentonun sıkı denetimi altında yürütmek basit değildir. Varlık fonu kuruluşunun bir sebebi de bu kısıtlamalardan kurtulmaktır.

Varlık fonlarının amacı nedir?


Bir varlık fonu kurulmasının genel olarak iki temel amacı vardır: Ülke ekonomisinin, konjonktürel etkilerden kurtarılarak istikrarlı halde işlemesini sağlamak. Gelecek kuşaklara refah aktarabilmek. Türkiye Varlık Fonu benzer amaçla ülkemizin bütçe açığını, cari açığı daha çok açmadan kaynak oluşturarak, büyük projeleri gerçekleştirmek ve Türkiye’nin ekonomik göstergelerini dengede tutmak için kuruldu.


Devamını Oku

POPÜLER 10 TÜRK DİZİ JENERİK MÜZİĞİ

Yabancı dizi jenerik müziklerini paylaşmıştık şimdi ise 10 adet popüler olmuş jenerik müziklerini sizin için topladık. Sıralama tamamen kişiseldir ,popüler diziniz veya jenerik müziğiniz var ise aşağıya yorum olarak bırakabilirsiniz.




10 - Kurtlar Vadisi


9 - Vatanım Sensin



8 - Bodrum Masalı



7 - Cesur ve Güzel



6 - Bu Şehir Arkandan Gelecek



5 - Umuda Kelepçe Vurulmaz



4 - Ölene Kadar



3 - İçerde



2 - Adı Efsane



1 - Diriliş "Ertuğrul"




Tamamen kişisel olarak sıralanmıştır aslında bu 1. olması gerek dediğiniz jenerik müziğini yorum olarak bırakabilirsiniz. Yabancıların jenerik müziklerini dinlediniz mi?
Devamını Oku

TÜRK EDEBİYATINDA GAZETECİLİK

Türk edebiyatının basın hayatı aslında çok tazedir. Matbaanın bile Lale Devri’nde geldiği bu ülkede basın hayatı 1800’lü yıllarda aktiftir. Osmanlı döneminde “matbuat” terimi olarak karşılanıyordu basın; şimdi ise “basın” ya da “yayın” diyoruz.

Yalnız bu konuya, bu terminolojiye ve basın tarihine girmeden önce basın ne demek ve neden bu kadar önemli ona değinmekte fayda var.


Basın nedir?
Basın, belirli zamanlarda çıkan süreli ve sürekli yayınların ve bu yayınları çıkarmak için mesai harcayan  çalışanların geneline verilen addır.  Basın mensubu kavramı da daha sonraki zamanlarda çalışanlar için kullanılmaya başlanmıştır.
Basının işi, halka, devlet – hükümet haberlerini derlemek, iletmek, yorumlamaktır. Tarafsızlık ve dürüstlük esastır. Basın, bir devletin iletişim aracı olduğu için yasama – yürütme – yargıdan sonra gelen dördüncü büyük güç sayılır.
Basının işi haber vermektir. Büyük ve kalabalık devletlerde haber elde etmek de iletmek de oldukça önemlidir. Savaşlarda dahi aktif kalan bası,  bugün dünya genelinde siyasal ve etkili bir güç olarak görülmektedir. Dünya genelinde bu amacı taşıyan ilk posta servisinin Moğollarda Cengiz Han tarafından kurulduğu bilinmektedir. Yani her ülke, her ırk, her devlet için iletişim – iletişimin her çeşidi – ihtiyaçtır.
Haberleşme bir ihtiyaçtır…
Hemen hemen her dönemde haberleşme bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç önceleri insanlar arasındaki basit meseleler olmuşken devlet büyüdükçe devlet – insan iletişimini ihtiyacı artmıştır.
Peki, haberleşmek bir ihtiyaçsa ve devletlerde basın yoluyla ilk gazete ne zaman ortaya çıkmıştır? Eğer basın bir ihtiyaçsa ilk devletlerden bu yana basını görmemiz gerekir; nitekim eğer eskilerden kalma bir basın organı varsa bu mutlaka yazılıdır ve tarih için ana kaynaktır.
İlk gazete…
İlk gazetenin Roma İmparatorluğu zamanında çıkarıldığı biliniyor; elbette bu bilinen ilk gazete. Nitekim ilk gazete ilk sansürü de getirmiş. Acta Diurna, ilk gazete ve Konsül Julius Caesar de basına sansür koyan ilk devlet yetkilisi; üstelik Acta Diurna sadece halka senato kararlarını bildirmekle yükümlü bugünün resmi gazetesi kıvamındayken…
Türk basınında da durum pek parlak değil..
Türkiye’de yenilik denilince akla ilk gelen edebiyat dönemi Tanzimat dönemidir. Gazetenin ise hayatımıza Tanzimat edebiyatında girmesi hiç de şaşırtıcı değildir. Gazete, Türk düz yazısının gelişmesinde oldukça önemlidir. Divan edebiyatının şiir döneminden ani bir sıçrayışla geçirilen düzyazı dönemi, gazeteler sayesinde halka anlatılmıştır, geliştirilmiştir.
Ne yazık ki gazete, ülkemize çok geç girmiştir.
İlk Türk gazetesi…
İlk Türk gazetesi 1831 yılında çıkarılan Takvim-i Vekayi adlı gazetedir. Bu gazete devlet tarafından çıkarılmıştır. Devlet erkanından çıkarılan bir gazete olduğu için dili de ağırdır. Medrese kültüründen gelen insanların çıkardığı bu gazetenin dili her ne kadar ağır olsa da halka arz edilirken dil kırılmıştır. Bu kırılma da oldukça küçüktür çünkü bu gazetenin dili yine de standart bir gazete kadar hafif olamamıştır.
Yabancı basına ilk giriş…
Anadolu’ya yabancı basının girişi çok da geç olmadı. Belki o dönemde,  aydınların Batı’ya öykünmesi fazla olmasından belki de Batı’nın hedefinde Osmanlı olmasından kaynaklanır lakin Türk basını, henüz kendi özel gazetesini çıkarmadan yabancı basın hayatımıza girmiştir.
Bahsettiğimiz yayın Ceride-i Havadis’tir. Osmanlı, henüz basının nasıl bir güç olduğunu ve bu gücü bir kamuoyu oluşturmaktan yana kullanmanın nasıl bir şey olduğunu çözemeden William Churchill bu gazeteyi kurmuş ve üstelik devlet desteği de almıştır. Bu bakımdan yarı resmi ve yarı Türkçe bir gazetedir.
Gazete, Osmanlı aydınlarını çok sevdiği bir gazete olmuş kısacası popüler bir güç haline gelmiştir. Bu gazetede, Batı dünyasından gelen bilim, sanat ve edebiyat haberleri, ayrıca oyun özetleri, basit öyküler ve ekonomi yazıları bulunmaktadır. Bu gazete 1840 yılında faaliyete geçmesine rağmen kendine özgü yarı yabancı yarı Türk yazar kadrosu dahi kurmaya başlamıştı. Maddi olarak devlet desteği alması da gazeteyi hatrı sayılır bir yere getirmişti. Halka, gazeteyi sevdirmek için ilk sayılar halka ücretsiz dağıtılmış, daha sonra haftalık olmasına karar verilmiştir.
İlk ölüm ilanı bu gazetede çıkmıştır. Ayrıca dış savaş haberleri ve diğer devletler hakkındaki haberler de bu gazeteden verilmişti. Gazete 1843 yılında bir kapatılma tehlikesi geçirmişse de daha sonra açılmış ve tam 1212 sayı basarak 1863 yılında 23 yıllık basın hayatına son vermiştir.
Yeniliklerin öncüsü: Şinasi…
Şinasi’nin edebiyat ve sanat dünyamızdaki yeri hem çok özel hem de oldukça fazladır.  Kısacık hayatına sığdırdığı edebiyat devrimleri ve onun izi hala konuşulmaktadır. Onun bize kattığı en güzel şey yerli  ve özgür basının ilk eseri olan Tercüman-ı Ahval’dir. 1860 yılında yani yabancı basının kapanmasına 3 yıl kala Agah Efendi ile Şinasi tarafından çıkarılmıştır bu gazete. Daha sonra 1862 yılında Şinasi, tek başına Tasvir-i Efkar adlı gazeteyi çıkarmıştır.
6 yıl boyunca çıkarılan Tercüman-ı Ahval, aslında Ceride-i Havadis’e rakip olmak çıkmıştır. Bu gazete, bu rekabet yüzünden haftada üç gün çıkarken 5 gün çıkarılmaya başlanmıştır. Kaliteli yazarlarla çalışan Tercüman-ı Ahval,  24. sayısında kurucusundan birisi olan Şinasi’yi kaybetmiştir çünkü Şinasi kendi gazetesini kurmak üzere gazeteden ayrılmıştır.
Tasvir-i Efkar, o akıllarda kalan mukaddimesiyle gazeteciliğin nasıl olması gerektiğini özetlemiştir. Mukaddimenin daha ilk satırlarında Şinasi, şuan bile kanayan yaramızdan yani konuşma dilinden bahseder. Şinasi,  gazetelerde kullanılacak dilin daha sade daha halka yakın bir dil olmasına değinir. Nitekim kendisi de buna dikkat etmeye çalışmıştır.
Batılı anlamda ilk tiyatro örneği olan Şair Evlenmesi Tasvir-i Efkar’da yayımlanmıştır. 
“Tefrika edilmiş” terimi kullanılır genelde bu bilgi için, tefrika etmek bölüm bölüm yayımlamak anlamındadır ki sanırız en doğru terim de bu olacaktır. Şair Evlenmesi sahnelenmemiş bu şekilde tefrika edilmiştir. [ Büyük bir yankı uyandırmamış eser o zamanlarda ve eser aslında Sultan Abdülmecid’den tüm izinleri almıştır sahnelenmek için. O zamanlarda Dolmabahçe ve Pera tiyatro salonları vardı ve Dolmabahçe’de sahnelenmesi planlandı oyunun. Ne yazık ki eserin sahnelenip sahnelenmediği hakkında elimizde kesin bilgi yok; sadece II.Meşrutiyet zamanında amatör tiyatrocular tarafından sergilendiğini biliyoruz. ] Ayrıca noktalama işaretlerinin ( yay, konuşma çizgisi, nokta) kullanıldığı ilk eser Şair Evlenmesidir.
Tasvir-i Efkar, bir anlamda halkı eğitmek onları fark ettirmek amacıyla kurulmuştur. Fransa’daki milliyetçi düşünceler, bilim – sanat ve fikir alanda gelişmeler, edebî fikirler ve daha niceleri hakkında halkı eğitmek Şinasi için biricik görev olmuştur.
Basın ve yayın organları her zaman eksik…
O zamanlarda, basın ve yayın organlarının dağıtım ve hatta basım sorunu olduğu bir gerçektir. Daha doğrusu, sadece gazeteler için de geçerli değildir bu durum. 
Edebiyatçılar da eserlerini basmakta ve dağıtmakta güçlük çekiyordu. İşte bu aşamada edebiyat camiası ile gazetecilik arasında güçlü bir bağ oluşmaya başladı. Edebiyatçılar, eserlerini bu aracı kullanarak halka ulaştırabiliyorlardır. Namık Kemal bunun en güzel örneğidir ki Vatan Yahu Silistre Sirac gazetesi sayesinde halka duyurulmuştur. Ayrıca polemikler yani edebiyat kaynakları da bu gazetelerden yürütülmüş, o zamanın moda tartışması eski edebiyat – yeni edebiyat da bu gazetelerin köşelerinde vukuu bulmuştur.
Edebiyatçı ile gazetecilerin bu yakınlaşması yalnız haber işini yapan gazetecilerin hemen hemen yok olmasını sağlamıştır. Yalnızca gazetecilik yapanların sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştır o dönemlerde.
İlk sürgünler…
Gazeteyi kullanarak halka fikir dağıtmak, her bakımdan devletin hoşuna gitmeyen şeylerdi. Bu bakımdan sürgünler, tutuklamalar “basın özgürlüğü” arttıkça artmaya başladı. Örneğin Namık Kemal ve Ebuzziya Tevfik sürgün yiyenlerdendir.
Dergilerden sonra gazeteler…
Gazetelerde Ahmet Mithat Efendi, Namık Kemal gibi aydınlar yazılarını yazardı. Yalnız dergiler çıktıktan sonra yazı ağırlığı dergilere kaymaya başladı. Dergiler hem edebi yayın yapıyor hem de haftalık olarak haber dizini çıkarıyordu. II.Meşrutiyetten sonra da durum gazeteler aleyhine dönmeye başladı. Gazetelerde edebiyat ikinci plana düşmüştür ama yine de edebiyatçılar yazardı tüm yazıları.
Elbette bu dönemin de bir yararı vardır: Artık gazeteler kendilerine gazeteci / haberci yetiştirmeye başlamışlardı. Yani edebiyat ile gazetecilik birbirinden ayrılmış, gazetecilik artık ayrıca bir meslek haline gelmiştir.
Cumhuriyet dönemine kadar…
Bu değişimler, yenilikler yani taşların yerine oturması Cumhuriyet dönemine kadar sürmüştür. Cumhuriyet döneminde objektif ve yerli basının en güçlü zamanları yaşanmıştır. Gazetenin daha doğrusu basının kitleleri sürükleme gücü fark edilmiştir.
Günümüzde ise..
Günümüzde maalesef edebiyat ve gazete ilişkisi kopma noktasına gelmiştir. Eskiden verilen kitap eklerinin yerine magazin eklerinin verilmesi ya da eskiden eleştirmenlerin kitapları konu alan bir bölümleri olması ve şimdi o bölümlerin bir politik savaş meydanına dönmesi edebiyat ve gazete bağını tamamen koparmıştır.
Gazetelere politikaların girmesi, spor ve magazin alanlarının genişlemesiyle maalesef kitaplara ayrılan yer küçülmüş ve sonunda yok olmuştur. Ayrıca basın ilke ve kuralları da tamamen unutulmuş, eleştirici gazetecilik yerini soğuk ve duygusuz köşe yazılarına bırakılmıştır.
Not: Bu yazıda edebiyat dünyamızı etkileyen belli başlı gazeteler dikkate alınmıştır. Bunun dışındaki diğer gazeteler başka bir yazının konusu olmak üzere ayrılmıştır. Ayrıca işlenen konu basının gazetecilik yönüdür. Dergicilik daha geniş ve ayrıca ele alınması gereken bir konudur.

Devamını Oku

CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı, 1923 yılından başlayarak günümüze kadar gelen edebiyattır. Bu edebiyatı anlamak için öncelikle bu edebiyatın oluşumunu, safhalarını bilmek gerekiyor. Nitekim bu edebiyatın kaynağı Atatürk ve devrimleri kabul edilmektedir.


Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatının Oluşumu

Cumhuriyet devri Türk edebiyatını meydana getiren asıl unsur, yedi iklimin yok etmek için saldırdığı Türk milletinin var olma mücadelesidir. Bir imparatorluğun yıkılıp yerine konan ulus – devlet anlayışının hayatta kalma ve büyüme mücadelesidir. Bu bakımdan da edebiyatımızda özel bir öneme sahiptir.
Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmasından sonra ulus egemenliğine dayalı, laik bir hukuk devleti kurulması amaçlandı ve tüm halk – sanatçılar – aydınlar bunun için uğraştı. Bu uğraş, her alanda köklü değişiklikler, devrimler gerektiriyordu.  Öncelikle yönetim biçimi değişti ve Cumhuriyet ilan edildi.  Daha sonra Halifelik kaldırıldı ve yerine Diyanet İşleri kuruldu. Başkent Ankara oldu ve dil ile tarih alanında çalışmalar yapılmaya başlandı. Bu çalışmalar kurumsallaştırıldı 1931 yılında Türk Tarih Kurumu, 1932 yılında Türk Dil Kurumu oluşturuldu.  Bu alanlardan sonra eğitim, ticaret, sosyal, hukuk, ekonomik, sanayi alanlarında atılımlar gerçekleştirildi. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bir millet uyanıyor ve gelişiyordu.
Yukarıda gelişmeler, edebiyata da ön ayak oldu. Türk edebiyatında hareketlenmeler başladı. Aslen Türk edebiyatı, Milli Mücadele döneminde Kurtuluş Savaşı’nın heyecanıyla Anadolu’yu merkez alan bir edebiyat kurmuştu ve buna “Memleket Edebiyatı” deniliyordu. İşte bu memleket edebiyatı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devam etti. Bu akımla birlikte Türk şiirinde “Beş Hececiler” dönemi başladı. Bu şair topluluğu Anadolu’yu yücelten, onu merkeze alan bir yönelim içinde yani Anadolu aşkıyla eserler verdiler. Bu bakımdan şiirlerinde halk şiirinin biçim ve özellikleri de görülüyordu.
Beş Hececiler gibi Anadolu’yu konu alanlar olduğu kadar bağımsızlar da vardı. Bağımsızlar, Beş Hececiler yanında Saf Şiir anlayışında olan ve Milli Mücadele döneminin şiir özelliklerini takip eden şairlerimiz de vardı. Bu bakımdan bu dönemi yekpare bir anlayışta toplamak zordur.
Yukarıda bahsedilen durumdan dolayı edebiyat tarihçileri, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatını 3 bölümde inceler :
  • 1923 - 1950 arasında Milli Edebiyat dönemi etkisindeki ve Atatürk ile kurulan devleti yücelten, Anadolu’ya yer veren edebiyat
  • 1950 - 1980 siyasi – ideolojik karmaşaların yaşandığı ve edebiyatımıza farklı bakış açılarının girdiği dönem edebiyatı
  • 1980 askeri darbesiyle başlayan ve günümüze kadar uzanan bireysel – felsefi edebiyat dönemi
Cumhuriyet’in kuruluşundaki gelişmeler, ondan sonraki siyasal ve sosyal değişmeler, darbeler, asker – egemen kültür, toplumsal yapıdaki değişmeler edebiyatımızı iyice hareketlendirmiş ve Cumhuriyet döneminin oldukça hareketli ve renkli geçmesini sağlamıştır. Böylece hem şiir hem roman hem de hikayede konu ve biçim yelpazesi fazlaca genişlemiştir.
Bütün bu gelişmeler ve Cumhuriyet dönemine genel bakışın ardından bu dönemdeki edebiyat, kafa karışıklığı daha iyi anlaşılacaktır. Hasta adam olarak nitelendirilen Osmanlı’nın yıkılarak doğan bu Türk Ulus egemenliği kimi zaman bocalama ile kimi zaman düşe kalka büyümüştür. Unutulmamalıdır ki Osmanlı “Hasta Adam” ise Cumhuriyet yeni doğan bir bebektir.

Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’nın Genel Özellikleri

Mili edebiyat döneminde Genç Kalemler adlı dergide kıvılcımlanan “Yeni Lisan” hareketi, bu dönemde de devam etmiştir.  Özellikle Türk Dil Kurumu çalışmalarıyla dilde yenilenme hareketi hız kazanmıştır.
Bu dönemde yeni kurulan bir ulus devletten bahsettiğimiz için sanat anlayışımız “Toplum için sanat” anlayışıdır. Topluma hitap eden bir sanatın dili de elbette halk ağzına yakın olmalıdır ki bu bakımdan da yukarıda bahsedilen dil çalışmaları edebiyat tayfasınca desteklenmiştir. Aslında yapılan dil çalışmalarına, halk da katılmıştır. Öyle ki yabancı sözcüklerin yerine kullanılacak sözcükler, gazeteler aracılığıyla halka sunulmuştur ve bu şekilde bazı kelimeler dilimize monte edilmiştir.
Türk şiiri, 1940 II. Dünya Savaşına kadar, Milli Edebiyat ve Milli Mücadele edebiyatı etkisindedir. Ama işler 190 ve 1980 sonrasında değişmiş, daha bireyselci ve felsefi yaklaşımlar ortaya çıkmıştır.
Etki babına da gelirsek de bu dönemde de Türk edebiyatı, Fransız edebiyatını örnek almış, Batı edebiyatı ve akımlarını yakında takip etmiştir. Takip ettiği ve sıkça kullandığı akımlar ise: Pozitivizm, Romantizm ve Realizm’dir.
Cumhuriyet edebiyatının temelinin Kurtuluş Savaşına, Atatürk’e ve onun devrimlerine dayandığını yukarıda söylemiştik. Bu bakımdan şiirde, romanda, hikâyede, tiyatro ve birçok türde milli ve hamasi konuların işlenmesi zaruri hissedilmiş, bir nevi bir zafer coşkusu tüm edebiyatımızı sarmıştır. Ayrıca bu dönem edebiyatında bir modernleşme ve millet olma çabası da göze çarpar; hak verilmesi gerekir ki Osmanlı bir imparatorluktu ve çok ulusluydu; ayrıca gerek din gerekse da yozlaşma yüzünden oldukça geri kalmış Cumhuriyet’e adeta kültür harabesi bırakmıştı Osmanlı.
Milli edebiyat ile başlayan halka inme çabası, Cumhuriyet döneminin refah ve çalışma ortamında hız kazanmıştır. Anadolu’yu kalkındırma, sanatı ve edebiyatı geliştirme, edebiyatı halkla birleştirme görevi elbette ki Cumhuriyet sanatçılarına verilmiştir. Anadolu insanını tanıma ve ülkeyi sanatsal olarak kaldırma bu dönem sanatçılarının biricik emeli ve görevi olmuştur. Bu dönemde edebiyat, İstanbul dışına çıkarılan Mili Mücadele dönemi edebiyatının tüm Anadolu’yu kapsaması şeklinde genişlemiştir.
Cumhuriyet dönemi sanatçılarının bir görevi de Cumhuriyet devrimlerini halka tanıtmak ve halk ile devlet arasında bir bağ kurmak olmuştur.  Bu dönemde Ziya Gökalp üstat kabul edilmiş ve onun “yerli olana ve halka doğru gidilmesi” ilkesi benimsenmiştir. Ülkenin hem siyasal hem ekonomik alanda kalkındırılmasının gereği olarak halkın eğitim ve refah seviyesinin yükseltilmesi görülmüş ve bu görev de Cumhuriyet sanatçısına layık görülmüştür.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının bir diğer kaynağı da halk bilimi yani folklordur.  Türk Halk Sanatları ve Folkloru oldukça önemsenmiş ve bu bakımdan da Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının ana kaynağı olarak belirlenmiştir. Karacaoğlan, Yunus Emre, Köroğlu başta olmak üzere Halk şairleri örnek alınmıştır. Aşık Veysel gibi halk ozanları ünlenip halka tanıtılmıştır.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının şiir devresinde yukarıda görülen nedenlerin de etkisiyle şiirlerde ölçü olarak hece ölçüsü benimsenmiştir. Dil de günlük konuşma diline indirgenmiştir. Zaten Türk Dil Kurumu çalışmaları ile dil, tam bir arınmaya gidiyordu, kullanılacak çok fazla eski sözcük kalmamıştı.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının şiir dönemi, biçim açısından da değişmiştir. Garip akımıyla serbestleşen ( Aslında ilk serbestleşme Tevfik Fikret ile olmuş, Tevfik Fikret “Sis” şiirinde özlenilen değişikliği yapmıştır ama Garip akımının tesiri kadar etki edememiştir.) şiir bu dönem de daha da serbestleşerek düz yazıya yaklaştırılmıştır. Diğer dönemlerde korka korka söyleyebileceğimiz tespiti direk bildirebiliriz: Bu dönem serbest şiir dönemidir.
Bir düşünürsek Osmanlı döneminde yapılan saray edebiyatını anlayacak bir hanedan ve saray çevresi kalmamıştır. Ayrıca Cumhuriyet bir devrimdir ve devrimlerin en önemli özelliği bir yıkım getirip yeni bir şey inşa etmek ve asla eskiye dönmemektir. Cumhuriyet bir devrim olduğu gibi onunla beraber yaygınlaşan Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı da devrimdir. Bu bakımdan ne Saray edebiyatına ne de bu edebiyattaki konulara, dile geri dönülebilirdi. Yapılacak en kapsamlı iş, Halk edebiyatını temel alan bir edebiyat kurmaktı ki zaten Cumhuriyet de halk ürünüydü. Cumhuriyet dönemi sanatçıları da bu işi başarıyla yerine getirdi.

Devamını Oku

TÜRK DİLİNİN TARİHSEL DÖNEMLERİ

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki hiçbir araştırmacı gönül rahatlığıyla “Bu tasnif uygundur” diyememektir; bu bakımdan anlatacağımız tasvirlerde mükemmellik değildir kriter, en az kusur, en az eksiktir.


Türk dillerinin tasnifi diğer dillere göre daha zordur çünkü:
1.  Sürekli göçebe kültürünü izleyen Türkler, kalıcı eser bıra
kmaya çok geç başlamışlardır. Aslen Türk dilinin daha gerilere götürebileceğini savunan araştırmacılar, Türklerin bıraktıkları eserler olduğunu ve bir yıkımla bunların bize ulaşamadığını da savunmaktadır. Gerçekten de 732 yılında bulunan bengü taşlara baktığımızda Türkçenin gelişmiş bir dil olduğunu görüyoruz çünkü gelişmemiş diller hitabet ya da anı türünde eser bırakamazlar. Oysaki Bilge Kağan anıtı hitabet türünün, Tonyukuk yazıtı ise anı türünün ilk ve başarılı örneklerindendir.2.  Dönemsel sorunlar yani savaşlar bir devletin edebiyatını, dilini ya da sosyal hayatını etkiler. Bahsedilen dönemin oldukça hareketli olduğunu varsayarsak yazılı eserlerin bize ulaşabilmesinin gerçekten de mucizeye yakın bir ihtimal olduğunu görebiliriz.
3.  Dil malzemesi bakımından bize ulaşan kıt – kanaat kaynaklar, tam bir tasvir yapmamamızı engellemektedir.4.  Dil süreçleri, politik ve siyasal meseleler ile doğrudan alakalıdır. Bu bakımdan ele geçebilecek dil malzemeleri sekteye uğramış olabilir…
Tüm bu ayrıntılar göz önüne alındığında dil tasnifinin ne kadar zor olduğu anlaşılabilir; ama tüm bunlara rağmen dil tasnifleri yapılmakta ve birçok dil tasnifinin de gerçeğe yakın olduğu görülmektedir. Biz de size en çok kabul gören ve en önemli Türk dil tasniflerini sunacağız:

Lukas Ligeti’nin Türk Dilinin Tarihsel Dönemi Sınıflandırması

1. Eski Türkçe (6. - 9. yüzyıl arası)
1. a. Göktürkçe
1. b. Uygurca
1. c. Kırgızca
2. Orta Türkçe (10. - 15. yüzyıl arası)
2. a. Mani ve Buda Tercümeleri
2. b. Çağatay yazı dili devri
2. c. Kıpçak ve Oğuz dil yadigârları devri
3. Yeni Türkçe Devri (16. yüzyıldan sonraki devir)
Ahmet Caferoğlu’nun Türk Dilinin Tarihsel Dönemi Sınıflandırması
  1. Altay devri ( Türk – Moğol dil birliği)
  2. En eski Türkçe devri ( Proto – Türk dil birliği )
  3. İlk Türkçe devri
  4. Eski Türkçe devri
  5. Orta Türkçe devri
  6. Yeni Türkçe devri
  7. Modern Türkçe devri
Baskakov’un Türk Dilinin Tarihsel Dönemi Sınıflandırması
  1. Altay devri
  2. Hun devri
  3. Eski Türk devri
  4. Orta Türkçe devri
  5. Yeni Türk devri
  6. En yeni Türk devri
Bu tasnifler en çok konuşulan ve aslında diğerlerinden farklı olan birçok araştırmacıya göre “önemli” görülen tasniflerdir. Tasniflerde dikkat edilirse Türkçenin ezelinden şimdiki zamanına inilmiş. Bu bakımdan sınıflandırmalar geniş çaplıdır.
Biz ise şimdi Türkçenin dönemlerini anlatacağız, bu anlatımımızda dil malzemeleri ve bu malzemenin yetmediği halde başka tarihsel, siyasi ve sosyal durumlar dikkate alınmıştır.
I. ANA ALTAYCA DEVRİ
Türk dilinin en eski dönemi olarak kabul edilir.  Bu dönemde Türk, Moğol, Kore, Tunguz ( bazı araştırmacılar buna Japonya’yı da ekler ) birliği olduğu ve Altayca olarak tek bir dil konuşulduğu görüşü yaygındır. Bu dönem için ortak bir Altayca yanında Türklerin, Moğolların, Korelilerin ve Tunguzların farklı ağız özellikleri gösterdiği düşünülmektedir.
II. İLK TÜRKÇE DEVRİ ( Pre Turkic veya Çuvaş – Türk Dil Birliği )
Tarihsel dönemde Altaycadan ayrışmanın şuan Türkçeden en uzak ve anlaşılmanın en az olduğu dillerden başladığı düşünülür. Bu mantıklı ve ikna edici açıklamaya göre Altaycadan ayrılan ilk diller Korece ve Japoncadır. Bu ayrışmadan sonra Moğol- Türk dil birliği kurulmuştur. Türkçenin Ana Altaycadan ayrılması da bizi ilk Türkçe devrine götürür.  Çuvaş – Türk dil birliği bu devrin diğer adlandırmasıdır çünkü bu devirde henüz Çuvaş Türkçesi Altaycadan ayrılmamıştır. 
Bu dönemin yani Çuvaş – Türk dil birliğinin ne zaman başlayıp ne zaman bittiği bilinmektedir. Sayın Yetkin’e göre bu devir, milattan önceye kadar uzanır.  Yalnız elimizde kesin olan bir şey varsa o da bu dönemin Ana Altaycadan ayrılan Türkçenin ilk devri olmasıdır.
Bu dönemle ilgili elimizde yeterli bilgi yoktur lakin olan bilgiler ve bunlardan çıkan sonuç şudur :
  • Bu dönemde bugün sadece Hallaççada bulunan söz başı h- sesi mevcuttur. Bu sesin Ana Altaycada *p olduğu kabul edilir. ( Araştırmacılar,  Ana Altayca dönemi ile ilgili tahminleri “*” işareti gösterirler. Bu işaretin olduğu bilgiler, somut bir şekilde kanıtlanmamış ama eldeki verilerden yola çıkılarak ulaşılmış suni bilgilerdir. )
  • İlk Türkçe döneminde kelime başı g- sesi yoktur.
  • Ana Altaycada r/l sesleri korunmuştur. Bu bilgiye dil yadigarlarından ulaşmak mümkündür. ( Macarcadaki Eski Türkçe alıntılar ….). Bu r/l ve z/ş denkliği daha sonra gerçekleşmiştir.

III. ANA TÜRKÇE DEVRİ (Proto Turkic)
Türkçenin rl ve z/ş kolu olarak ayrıldığı varsayılan ve Hun yadigarlarının ait olduğu dönemdir. Bu Türkçe devri bilinmeyen bir zamandan r/l ve z/ş olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu ayrımın gelişimi şu şekilde gösterilebilir :
*-x- , *-x > *-r-, *-r > *-z-, *-z
*-y- , *-y > *-l- , *-l > *-ş-, *-ş
( İki tire arasındaki ayrım söz içi, “-x” şeklinde ayrım söz sonu sesi temsil eder. )
Proto – Ogur olarak tanımlanan Türkçenin r/l temsilcisi bugün sadece Çuvaş Türkleridir. Tarihte ise bu kolu eski Bulgar Türkçesi temsil ederdi. Eski Bulgar Türkçesi 5. ve 6. asırlar arasında  Kafkasya ve Kuzey Karadeniz bölgesinde yaşamışlardır.
Proto – Oğuz olarak adlandırılan  z/ş kolu ise Çuvaşça dışındaki Eski Türkçe ve Orta Türkçedir. Günümüz yazı ve konuşma dilleri, ağızlar bu kola aittir.
Ana Türkçe devrinin en önemli özelliği birincil dediğimiz aslî uzunlukların korunmuş olmasıdır. Şuan bu uzunluklar sadece Türkmence, Yakutça ve Halaççada korunmaktadır.
IV. ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ
Bu dönem, elimizde yazılı kaynakların bulunduğu ve dil yadigârlarının malzeme olarak kullanılabildiği diğer iki dönemden daha net ve kesin bilgilerin elde edildiği Türkçe dönemdir. Eski Türkçe dönemi bundan 122 yıl önce Karahanlı devrinden başlatılsa da Orhun yazıtlarının bulunup keşfedilmesiyle şuanki halini almıştır.
Eski Türkçe döneminin ilk evresi Köktürk Türkçesi dönemdir. En eski eserler buradadır. Hatırlatmak gerekir ki bu dönem her ne kadar en eski dönem olarak kabul edilse bu dildeki hitabet gelişimi oldukça fazladır. Bu bakımdan haklı olarak birkaç araştırmacı bu devirin daha geriye götürülmesini istemektedir ama elimizde dil malzemesi olmadığı için bu dönemde kalıyoruz.
Eski Türkçe dönemi birçok araştırmacıya göre sadece Köktürk ve Uygur dönemini kapsar ( bu durumda Karahanlı Türkçesi Orta Türkçe dönemi olarak değerlendirilir ) ; başka bir kısmına göre Köktürkçe, Uygurca ve Karahanlıca dönemlerini kapsar.
Eski Türkçe döneminde Köktürk Devletinden sonra gelen Uygurlar, bir çeviri yazı edebiyatı oluşturarak bizlere daha sağlam dil yadigârları bırakmıştır. Orhun Türkçesi – Uygur Türkçesi – Karahanlı Türkçesi doğuda 8. – 13. asırları kapsar ( ATA 2011: 26- 27).
13.asra kadar Türk dünyasının doğu kolunda iki ayrı yazı dili bulunmaktaydı. Bunlardan birisi Ötüken bölgesinde kullanılagelen Köktürk ve Uygur Türkçesi, diğeri onlardan daha uzakta Doğu Türkistan bölgesinde kullanılan Karahanlı Türkçesi.  13.asırda Uygurca ve Karahanlı Türkçesi arasında büyük dil farklılıkları yoktu ama ne zaman Karahanlı Türkçesi İslamiyeti devlet dini haline getirip Arap alfabesine geçti o zaman Budist ya da Maniheist Uygurlar ile Karahanlılar arasında bağlantı yoktu. Birisi bize bir çeviri edebiyatı oluşturdu diğer ile bir Türk – İslam edebiyatı oluşturdu.
Yukarıda verilen bilgilerin asıl konunun özeti olduğuna dikkat çekmek isteriz. Bu konuda farklı araştırmacı ve Türkolog görüşü vardır ki bunların hepsi teker bakılmaya değecek bilgilerdir.

Devamını Oku

KLASİK TÜRK EDEBİYATI NEDİR?

Türk edebiyatında klasik bir dönem var mı? Varsa bu dönem nereden başlıyor? Klasik kavramının tam karşılığını verebiliyor muyuz? İşte bu soruların cevabı muallâkta kalmakla birlikte, Türk Dili ve Edebiyatı camiasında büyük çoğunluk klasik edebiyat dönemini Osmanlı edebiyat dönemi ile birlikte alıyor.


Nedir Osmanlı Edebiyatı?
Osmanlı Devletinden önce var olan Anadolu Selçuklu Devleti, Moğollar tarafından yıkılınca Anadolu’da bir otorite boşluğu oluştu. Bu boşlukta ise beylikler kurulmaya başlandı. Bu beylikler, Türkçeden başka dil bilmedikleri için edebiyat ve bilim dilini Türkçe olarak belirlemişlerdir. Hatta Karamanoğlu Mehmet Bey’in 3 Mayıs 1277’de meşhur fermanı ilan edilmiştir: "Şimden gerü hiç kimesne divanda, dergâhda, bergâhda ve takı her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye." (Şuandan itibaren hiç kimse divanda, dergahta, pazarda ve dahi her yerde Türkçeden başka dil konuşmayacak.)
Beylikler döneminde iki beylik vardı ki bu beylikler istisnasız en güçlü beyliklerdir. Bunlardan birisi Osmanoğulları -ki ileride Osmanlı İmparatorluğu kurulmuştur; diğeri ise yukarıda adı geçen Karamanoğullarıdır -ki Karamanoğulları Osmanlı Devletince en son yıkılan beyliktir. Batı Türkçesinin klasik edebiyat dönemini ise Osmanoğulları oluşturacaktır.
Osmanlılar Karamanoğullarının aksine…
Osmanlılar, Karamanoğulları’nın aksine bilim ve sanat dilini Türkçe ilan etmemişlerdir. Bunun nedenlerini bir imparatorluk dönemi ile birlikte düşünerek şu şekilde sıralayabiliriz:
  • Güçlü bir devlet için güçlü bir bilim ve sanat kolu gerekir. Bu bakımdan Osmanlı Devleti, İstanbul’un fethi ile zirveye çıkan bilim ve sanat ahalisini hem Batı’dan hem de Doğu’dan toplamıştır. Elbette Fatih döneminde Bahşiler yani Uygurca bilen ilim adamları varsa bile yine de temel bilim ve sanat Doğu’dan gelmiştir.
  • İmparatorluğun verdiği karmaşa ile bilim ve sanat dili tamamen Türkçe olamamıştır.
  • Mısır seferi ile halifelik makamı Osmanlı Devletine geçmiştir. Halifeliğin Osmanlılara geçmesiyle birlikte Doğu ile ilişkiler artmıştır. Sadece dinî temas değil, edebî temas da sağlanmıştır çünkü Doğu’da din, edebiyat ile birlikte vuku bulmaktadır. Örneğin, Leyla ve Mecnun mesnevisi ve tüm mesneviler, Naat, Kaside vs.
Klasik Osmanlı edebiyatı Osmanlı Türkçesi ile…
Klasik Osmanlı edebiyatı, Arap imlasının kullanıldığını ama Türklerin biraz da kendilerine uyarladığı bir harf sistemi ile oluşuyordu. Yani biz bugün Latin alfabesi kullanıyorsak, Osmanlı Devleti de o zamanlar Arap alfabe sistemi kullanıyordu. Aslında bu sistemi kullanan sadece Osmanlı Devleti değildi. Doğu’da Çağataycada hatta Çağatayca’dan önce var olan Karahanlı Türkçesinde de Arap harflerini kullanıyorlardı. Bir farkla: Doğu Türkçesi, Uygur imla geleneği üzerine kurulmuş ve gerçekten sağlam bir Türkçe ile Arap harflerini kullanıyordu.
Gelelim Klasik edebiyatımıza…
Osmanlı dönemi edebiyat, aruz vezni ile Doğu özentisi bir edebiyattı ilk zamanlar. Daha sonra Osmanlı şairler öyle aşamaya geldiler ki Doğu ile yarışmaya başladılar. Bu dönem, Nedimlerin, Nefilerin, Nabilerin olduğu altın dönemdir.
Osmanlı klasik edebiyatı olarak kabul edilen dönem 14.asırda başlar ve 19.asrın sonuna doğru Batılılaşma ile biter. Osmanlı klasik edebiyatına Ömer Seyfettin alay etmek için Divan Edebiyatı demiştir ve ne hikmetse artık Osmanlı edebiyatı yerine Divan edebiyatı yaygınlaşmıştır.
Şimdi Osmanlı edebiyatına yakından bakalım:
Aruz vezni…
Osmanlı edebiyatı, milli veznini değil Arap ve Fars dünyasının milli vezni olan Aruz veznini almıştır. Aruz, aslında bir ritimdir. Aynı Türklerin hece vezni gibi şiirde belirli bir ahengi yakalamak için kullanılmıştır. Nitekim aruz aslında Arap ve Fars dilinin ürünü olduğu için onların dil özelliklerine göre dizayn edilmiştir.
Bu durumda;
  • Arap ve Fars dili uzun ünlülerin olduğu bir dildir; oysaki Türk dili kısa ve fazlaca ünlünün olduğu bir dildir.
  • Aruz vezni, uzun ünlüleri açık hece olarak, ünsüzleri de kapalı hece olarak kabul eder. Türk dil sistemi ise bir sesli bir ve bir sessiz harf ile hece oluşturduğu için aruz sistemine uymamaktadır.
Bunları bir örnekle pekiştirmek de fayda var:
Âb: Aruz değeri kapalıdır. Farsça, su anlamındadır.
Mâ‘ : Aruz değeri kapalıdır. Farsça su anlamındadır. Ayrıca sonunda bir de kesme sesi olduğu için 1.5 hece değerindedir.
Su: Türkçedir, aruz değerine bir hecedir ve uzatılmadan okunur.
Aruz vezni bu nedenlerle Türkçe dil sistemine uymadığı için, bol bol Doğu’dan sözcük almışız. Osmanlı Türkçesinin bu kadar karmaşık olmasının nedenleri arasında ve Osmanlı dönemi edebiyatının klasik bir edebiyat kabul edilmemesinin altında da bu durum yatmaktadır. Kimi araştırmacılara göre klasik olmak milli olmaktadır, vezni de vezni uydurmak için alınan sözcükler de, şiir şekilleri de yabancı olan bir edebiyat, nasıl olur da klasik statüsüne girer?
Klasik Osmanlı edebiyatının kaynakları…
Divan edebiyatı, İslamiyet ile Türk hayatına girmiş bir edebiyattır. Bu bakımdan da bu edebiyatın kaynaklarının büyük kısmı dini kaynaklardır:
  • Kur’an-ı Kerim: Mesnevi konularından mesela Kıssa-ı Yusuf ya da Yusuf u Züleyha gibi
  • Fars edebiyatı: Molla Cami, Firdevsi
  • Arap edebiyatı
  • Tasavvuf
  • İslam dinine ait bütün konular ( Peygamber kıssalar, Peygamber mucizeleri vs )
  • Destanlar
  • Mitler, eposlar
  • Son zamanlarda yani 18.-19.asırda şehir tasvirleri
Bizim hocalarımız Farslardır…
Biz ne İslamiyet’i ne de edebiyatı Araplar’dan öğrendik. Bizim hocalarımız Farslardır. Bugün kullanılan İslami terimler dahi Fars dilinden alınmıştır. Elbette klasik edebiyatımızın da nazım şekillerinin çoğu Fars kaynaklıdır. Örneğin, Mesnevi, Rubai Fars edebiyatından alınmıştır. Ayrıca gazel, kasidenin içinde bir bölümken Farslar tarafından oldukça fazla kullanıldığı için bir şekil olmuştur ve bizde aslen gazeli Farslardan tanımışızdır.
İşlenen konular…
Klasik Osmanlı edebiyatında işlenen konular 600 yıldır aynıdır. Aslında Doğu’nun da bizim de klasik edebiyatımız, mazmun denilen ve değişmeyen kalıplardan oluştuğu için aynıdır. Örneğin gül, sevgilinin yanağını, nergis kulağını andırır. Hiçbir şair, nergisi yanak, gülü göz yapamaz. Hal böyle olunca yani sözcükler aynı olunca, fark, sözleri işleyişte ortaya çıkmıştır. Şairler, farklı söyleyişi eski adıyla nümayişi yakalamışlar ve bu şekilde ünlü olmuşlardır.
Doğu Türkçesinde de durum pek farklı değil…
Çağatayca ya da Karahanlıca için de durum aynı. Aruz vezni, beyitler, kalıp konular… Yani, Doğu Türkçesinin klasik dönemi de en az bizim kadar milli.
Sözün özü, birçok araştırmacının aksi görüşüne karşılık, Osmanlı devri edebiyatı, Batı Türkçesinin klasik devridir. Aynı keza Doğu Türkçesinin klasik devri de Osmanlı ile eş zamanlı olarak ilerleyen Çağatay klasik edebiyatıdır. Bunun en büyük kanıtı ise, Türklerin bu edebiyatta verdikleri ürünlerin Arap ve Acem şair meclislerinde okunması ve hatta Acem şairlerin, şiirlerinin birçoğunu Nedim gibi Nabi gibi ünlü şairlerin beğenisine sunmasıdır.

Devamını Oku

TÜRK EDEBİYATI'NDA SEMBOLİZM

Sembolizm yani Simgecilik, Türk edebiyatında Cenap Şahabettin ile başlasa da Cenap Şahabettin’in Sembolizmden ne anladığı tartışma konusudur. Bu bakımdan bizde en önemli Sembolist şair Ahmet Haşim’dir. Haşim’den sonra ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas bu akımı takip etmiştir. Nitekim günümüze en yakın Sembolist ise özellikle bu akımı “Solgun Bir Gül Oluyor Dokununca” adlı şiirinde yansıtan Behçet Necatigil’dir.


Sembolizmin kurallarını ortaya koyan Ahmet Haşim’dir. Piyale ön sözünde şiirden ne anlamamız gerektiğini kendi şiir dünyasından yola çıkarak maddeleştirmiştir. Bu ön sözün kaynağı ise aslında Paul Verliane’nin “Şiir Sanatı” şiiridir. Bu bakımdan hem Sembolizmi anlamak hem de Ahmet Haşim’in şiir dünyasını anlamak için bu şiiri çözümleyeceğiz.
ŞİİR SANATI
Musiki, her şeyden önce musiki;
Onun için tekli mısradan şaşma.
Kıvrak olur, erir havada sanki;
Ağır aksak söylenişe yanaşma.
Kelime seçerken de meydan senin;
Bile bile bir nebze aldanmalı.
Dumanlısı güzeldir türkülerin;
Öyle hem seçik olsun hem kapalı.
Güzel gözler tül ardında görünsün
Gün ışığı titremeli şiirinde
Ak yıldızlar maviliğe bürünsün
Ilgıt ılgıt sonbahar göklerinde.
Ara rengin peşindeyiz çünkü biz;
Rengin değil, ara rengin sadece.
Ancak öyle sarmaş dolaş ederiz
Kavalı boruyla, rüyayı düşle.

Nükte belâsından kurtulmaya bak;
Acı zekâ, sulu gülüş neyine?
İşe karıştı mı bu cins sarımsak
Maviliğin yaş dolar gözlerine.

Tut belagati boğazından sustur
El değmişken bir zahmete daha gir.
Kafiyenin ağzına da bir gem vur
Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?

Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!
Hangi çocuk, hangi deli
Sarmış başımıza bu meymenetsiz,
Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?

Hep musiki, biraz daha musiki;
Havalanan bir şey olmalı mısra
Deli bir gönülden kalkıp gitmeli
Başka göklere, başka sevdalara.

Dağılıp tozu sabah rüzgârına
Mısraların alsın başını gitsin
Kekik, nane kokaraktan, dört yana…
Üst tarafı edebiyat bu işin.

1. Dörtlük için: Bu hem Avrupa için hem de Türkiye’deki şiir sanatı için yeniliktir. Ayrıca bu dörtlük direk Ahmet Haşim’in şiir görüşünü yansıtmaktadır. Hatta Piyale’nin ön sözünde musiki konusu oldukça net bir şekilde uzunca işlenmiştir.
Bu dörtlükte;
  • Şiir, müzik için bir araç olarak görülüyor.
  • Şiire uygun bir müzik bulunması, icat edilmesi vurgulanıyor.
  • Şiire müziği daha uygun hale getirmek için uzun ve karışık dizeler yerine kısa ve tekli dizelerin tercih edilmesi söyleniyor. Bu aslında kelimelerle müzik oluşturma tekniğidir, kısa kelimeler her zaman uyumlu olmaya daha yatkındır.
Bu dörtlükte, Sembolizmin temelleri atılmıştır, ülkemizdeki sistem de aynı şekilde işlemektedir. Ahmet Haşim de şiirlerinde kısa dizeler kullanmıştır.
2. Dörtlük: Sembolizmin şah damarı anlam kapalılığından bahsediliyor bu dörtlükte. Şair, kelime seçerken özgürdür evet ama tek bir şartla; seçtiği kelimeye yeni bir anlam vermek…
Türkülerin dumanlısı güzeldir dizesi de bu anlam kapalılığını tam olarak açıklıyor aslında. Dumanlı olan şey, hem görünür hem görünmez haldedir; yani siluet şeklindedir. Verlaine, şiirin de dumanlı olmasını gerektiğini söylüyor.
3. Dörtlük: Bu dörtlük, birinci ve ikinci dörtlükteki kuramsal ifadelerin pratiğe dönmüş halidir. Yani bu iki dörtlükte sembolist şiir parçaları vardır.
4. Dörtlük: Ana renklerin istenmediğini belirten oldukça hoş bir dörtlüktür. Ana renkleri istemiyorlar çünkü ana renklerin düpedüz bir tanımı vardır. Kırmızı denince akla sadece kırmızı gelirken ara renklerin bu kadar keskin tanımları yoktur. Sembolistler, Parnasyen şiire inat, hiçbir şeyi olduğu gibi belirgin bir biçimde göstermezler. Hayatın belirgin bir şey olmadığını ve eğer hayat belirgin değilse şiirin belirgin olmasının bir anlam ifade etmediğini savunurlar Sembolistler. Türk edebiyatında da Ahmet Haşim için aynı şey geçerliydi. Ahmet Haşim’in şiirleri ilk bakışta anlaşılmazdır ve çok katmanlıdır.
5. Dörtlük: Önceki üç dörtlüklerde müzik kavramı, sözcük kullanımı üzerine durulmuştu. Ayrıca şiirde kullanılan sözcüklere verilen anlam üzerine duruluyordu. Kapalı anlam yeğ tutulup her şeyin açık açık anlatıldığı şiirler tercih edilmiyordu.  Bu dörtlükte ise nükteden bahsediliyor. Nükte demek; espri, şaka demektir. Lirik şiirde nükte olmaz çünkü nükte yapmak zekâ işidir. Her ne kadar bu dörtlükte bir nükte olmuş olsa da sonuçta bu bir didaktik şiirdir, lirik değil.
Aynı keza Ahmet Haşim de sadece düz yazılarında yani fıkralarında mizah kullanıyordu, şiirlerinde mizah yoktu. Ahmet Hamdi Tanpınar ve Cenap Şehabettin için de aynı durum geçerlidir.
6. Dörtlük: Bu dörtlükte kafiye ve belagate bir karşı çıkış var haklı olarak. Belagat düzenli ve güzel söz demektir. Burada kilit kelime düzenliliktir çünkü Pozitivist bir anlayışı reddeden bir akımın düzenli bir durumu kabul etmesi beklenemez. Ayrıca şiirde düzenlilik, şiirde müziği olumsuz yönde etkileyen bir durumdur; bir nevi kolaya kaçmaktır. Bütün bunların yanı sıra belagate karşı çıkış bir nevi Romantik anlayışa başkaldırı olarak görülüyor.
Sembolistler kafiyeyi gereksiz görürler çünkü zaten şiirde bir musiki tutturmuşlardır. Bütün bunlara rağmen şiir tamamen serbest biçimde yazılmıştır diyemeyiz ki serbest şiir Sürrealist akım ile beraber ortaya çıkacaktır. Nitekim Ahmet Haşim de Ahmet Hamdi Tanpınar da serbest şiir yazmamışladır. Hatta Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Ne İçindeyim Zamanın” şiirinde az da olsa kafiye vardır. 
Diğer dörtlüklerde de bahsedilen şeyler hemen hemen aynıdır. Türk edebiyatındaki Sembolist akımın en önemli temsilcisi olan Ahmet Haşim’in koyduğu kurallar da bu şiirde bahsedilen kuralların aynısıdır.

Devamını Oku

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Son Yorumlar